BLOGGER OLAMAMAK VE EVLİLİK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Yazı yazmayı acayip özlüyorum. Blog açmamın ilk sebebi yazıya geri dönmek içindi ama tahmin ettiğim gibi olmadı, ara ara bunu düşünüyorum, acaba bir yerde yanlış mı yaptım diye. Kendimi yazacak konu bulamazken buldum, oysa ki konu başlıklarımı belirlemiştim bile. Sanırım görev icabı yazmak bana yaramadı, blogger olacağım diye yola çıkmamak lazım, zaten blogger'lık diye bir kariyer planı da yapmamıştım. Yazı yazacağım dedim ve yazmadım.

Hayatım tamamen Pilates etrafında dönmeye başlamadan kısa bir süre önce çevirmenlik ve editörlük yapıyordum, o zamanlar da sürekli yazı yazmak zorunda olmaktan sıkılıyordum, yazdığım konular da limitliydi. İşi bırakıp tam zamanlı Pilates kariyerime ve yeni bir beslenme eğitimine yönelince de artık sevdiğim şeyler üzerine sık sık yazarım dedim ama olmadı. Bundan sonrası için şuna karar verdim; kendime ödev verip her hafta 2-3 yazı yazsam? Bir nevi günlük gibi... Belki bu sefer olur.

Bu aralar, yani son bir aydır hayatımda yepyeni bir konu var; A. ile evleniyoruz! O zaman biraz bundan bahsedeyim çünkü her gece gördüğüm rüya yakından veya uzaktan bununla ilgili. İnsan her ne kadar bekliyor olsa da -tekliften birkaç hafta önce artık yakında olabileceğini hissediyordum, hatta tekliften yaklaşık 48 saniye önce de 'acaba bugün mü, yok yok çok düşünme eğer teklif etmezse hayal kırıklığına uğrarsın'- diye kafamdan düşünceler geçiyordu ama ne kadar tahmin etse de insan şok olabiliyormuş. Zira bana 'benimle evlenir misin?' diyen sevgilime ilk tepkim küfür oldu. 

Neyse ki buna rağmen evet cevabımı kabul etti.

 

Hayatım boyunca hiç düğününü hayal eden bir kız çocuğu olmadım, sadece düğünüm olursa ne isteyeceğimi veya ne istemeyeceğimi biliyordum. İstediklerimi de kesin yaparım diye düşünüyordum ki bu düşüncelerin hepsi suya düştü. Kötü anlamda değil ama bu konuda hayaller ve gerçekler cidden farklı olabiliyormuş. Mutlaka kır düğünü olacak, açık hava olacak, ayaklarım çimene basacak derken bu konu tamamen ortadan kalktı. Bunun için A.'nın birkaç ay önce teklif etmesi lazımmış ki hem yer bulabilmek hem de yakın arkadaş ve akrabaların önceden söz verdikleri başka düğünler olmadığından emin olabilmek için. Bir sene beklemek istemediğimiz için kırdan kapalı ortama geçtik. Sadece 50 arkadaşımız olsun derken liste 200'ü geçti... Duvak takmam derken annemin kafama dur bir görelim diye taktığı duvakları görünce içim kıpırdamaya başladı. Pasta kesmem derken davetlilerin çoğunun pasta kesilse de gitsek diye düşüneceğini öğrendim, gitmek isteyenleri evine gönül rahatlığıyla göndermek için pasta kesmeyi de kabul ettim. Ama istediğim birkaç şey kesin olacak, mesela bu bir parti olacak. Öyle gelinin babasıyla, damadın annesiyle, sonra usül icabı eşlerin değiştiği, salonun ortasında garip slow danslar yapan maymunları izleyen bir seyirci kalabalığı yaratmayacağız. Biz ilk dans yapar mıyız ondan bile emin değiliz ama bütün gece dans ederiz. 

Bir sene beklemek istemediğimiz, 30'lu yaşların ortalarına gelip de geçtiğimiz, zaten birlikte yaşadığımız için ev kurmayacak olduğumuz, ne nişan ne de kına yapacağımız için hedefimiz en kısa zamanda evlenip harika bir parti düzenlemek. Kadın için en önemli konu olan gelinlik arama çabaları nedense içimde kelebekler uçurtmadı ama bir tane vardı ki denediğimde ağzımdan müthiş lafı çıktı. Galiba gelinliğimi buldum.

Evlilik ne demek konusunu düşünmüyor değilim, ama cevabı daha yok. Sadece uzunca bir süredir A.'nın benim için bir erkek arkadaştan çok daha fazlası olduğunu biliyordum ve ona erkek arkadaşım demek artık yetersiz kalıyordu. O hayatımı daha iyi ve huzurlu kılan biri, ve emin olun ki herkesin hayatında huzura ve sevgiye ihtiyacı var. Benim için önemli olan diğer bir şey de birbirlerine çok benzediklerini ve anlaşacaklarını düşündüğüm ailelerimizin artık birbirlerini tanımaları ve bir olmalarıydı. Zaten A.'nın annesi ile yengemin hala düzenli olarak görüşen ortaokul arkadaşları olmaları işi çok daha kolay kıldı, artık içim rahat, aileler geçiniyor. 

Düğüne yaklaşık olarak 3.5 ay var, iyi ki bir sene bekleme kararı almamışız yoksa bu strese dayanamazdım. Hem de heyecanı kaybetmeden düğünü yapmak gerektiğine inanıyorum. Mutluyuz, strese ne gerek var. 

PAZARTESİ TATİLİ Mİ?

Kendimi tatilde gibi hissediyorum. Oysaki bugün günlerden Pazartesi. Dün akşam yatarken tek düşündüğüm sabah kalkar kalkmaz yürüyüşe gitmekti, dibimde Maçka Parkı, 1 Mayıs olmasından dolayı hiç dersim yok, erkek arkadaşım işte, bu sabahı yürüyüşle taçlandırmazsam olmazdı. Çıkmadan önce bir muz + ev yapımı fıstık ezmesini mideye indirdim, koyuldum parka. 30 dakika boyunca tempolu yürüyüş, lunge yürüyüş, yan koşu, merdiven in çık derken ter içinde kalıp dönüş yoluna geçtim. 

preworkout.jpg

Dönüşte annemlerin evine uğradım, burası benim büyüdüğüm ev. Annem geçen hafta Tel Aviv'de yaşayan ve artık oldukça yaşlanan yengesini ziyarete gitmişti. Ben her aileden biri yurtdışına gittiğinde ellerine bir sipariş listesi tutuştururum, bu sefer de aynı şeyi yapmıştım ama sanırım biraz abartmışım... Bir çanta dolusu pirinç krakerlerim, kinoalarım ve granola paketlerimi teşekkürlerimi sunarak toplayıp eve geri koyuldum.

Alısveris.JPG

Gelir gelmez kendime kahvaltı hazırlayayım dedim ama gel gör ki Instagram aklımın bir köşesine oturuverdi ve ne yaparsan yap bu kahvaltının fotoğrafa Instagram'a layık yap dedi. Kahrolsun sosyal medya, bazen gönül rahatlığıyla yemek yiyemiyorum. Çabucak iki yumurta çırptım, içine kuru domates attım renk versin diye, üç tane krakeri özene bezene dizdim, hadi hepsi farklı olsun dedim birine lor peyniri, birine avokado, birine yoğurt sürdüm. Üstünü süsledim püsledim fotoğrafını çektim sonra da yumurtalarımı soğuk soğuk yedim. Yine kahrolsun sosyal medya. 

IMG_4154.JPG

Hadi artık işe oturayım dedim ve bilgisayarın başına geçtim. Yaklaşık bir beş dakika sonra  evin bir köşesinden bir sesler geliyor ama anlamıyorum da ne olduğunu. Önce acaba kediler bir şey mi kırdılar diye içeriyi kontrol ettim baktım bir şey yok, ama bu arada ortalıkla bir kedi de yok. Herhalde saklanmıştır dedim işime geri döndüm. On dakika geçti geçmedi hala takır tukur sesler geliyor. İçeriye gittim yine baktım kedi sayısında hala bir eksik var. Ya dedim kendi kendime, bu yine şapşallık yapıp bir yerin içine mi girdi? Girmiş, tencerelerin olduğu derin çekmeceye girmiş, ben de görmeden çekmeceyi kapayınca yavrum Luke içeride kalmış debeleniyor. Bunu ilk defa yapmadığı için aklıma geldi de baktım, yoksa hayvan kalırdı saatlerce orada. 

'Ne var yani 10 dakika çekmecede kaldıysam?' diyen Luke.

'Ne var yani 10 dakika çekmecede kaldıysam?' diyen Luke.

Kedi kurtarıldıktan sonra akşam yemeğine hazırlık olarak bir Bolonez sos yaptım. İlk düşüncem sosu ızgara kabak üzerinde yememizdi ama erkek arkadaşımın telefondaki doymayız isyanları üzerine çok büyük ihtimal makarna da yapacağımızı tahmin ediyorum. Ben yine de çoğunlukla kabağı yemeği planlıyorum, bakalım...

BolonezSos.jpg

Süper Basit Bolonez Sos

300 gram az yağlı kıyma // 1 soğan // 3-4 diş sarımsak // 6-7 yaprak taze fesleğen // 1 konserve küp domates // 1 tutam kuru kekik

Kıymayı zeytinyağında soğanın yarısı ile kavur, kenara al. Bir adet konserve domatesi soğanın diğer yarısı, sarımsak, kekik ve taze fesleğen ile pişir, kıvama gelince kıymayı ekle ve üstü kapalı 20 dakika daha pişir. Afiyet olsun!

PAZAR MODU

Taze çicek

 

Pazar sabahları en sevdiğim sabahlar. Genelde hafta sonunda olduğumu tam olarak hissettiğim, apartmanın sessiz olduğu, kedilerimizin yatağın ayak ucunda veya koynumuzda mırmırladığı, yatak odamızın baktığı vadideki gecekondu mahallesinin horozlarının öttüğü, kahvaltıdan önce yatakta kahve içip dergi karıştırdığım sabahlar.

 

 

Bugün de aynen öyle başladı. Cumartesi gecesinin verdiği rahatlıkla içilen içkilerden sonra saat gece yarısını gösterdiğinde çoktan koltukta uyuya kaldığım, Pazar gününün evdeki ilk yarısını gecelik-sabahlık kombinasyonu ile geçirip, 23 Nisan’ı biz de sanki çocukmuşçasına kutlamak için yaptığım pancake’ler ile yavaş ve tembel bir sabahtı.

 

Whole wheat pancake


Erkek arkadaşım koltukta kedilerle ikinci uykuya geçmişken benim de mutfakta kolları sıvadığım, Bodrum Pazarı’ndan gelen enginarlar ile dolma, pancarların sapları ve yapraklıyla da akşam içine yumurta kırarak yemeği planladığımız bir kavurma yaptığım bir Pazardı.

  

Enginar
Pancar

En güzel Pazar, evde geçirilen, dışarı sadece yemek yemek için çıkılan, koltukta film izleyip erkenden yatağı boyladığımız Pazarlar.

Hepinize mutlu haftalar. 

3 GÜNDE DUBROVNİK VE KOTOR

Ne kadar kısa olursa olsun tatil her zaman iyi gelir, başka kültürleri deneyimlemek, başka yüzler görmek, bilmediğiniz bir dili duymak, telefonumuzu bir kenara bırakıp yepyeni bir yerde turist olmak. Evet turist olmak. Bana sorarsanız en özgürleştirici şey turistlik yapmak. Tatilde her şeyin serbest olduğu iddiasındayım, istersen gece 4:00’de yat, istersen sabah 11:00’de dondurma ye. Gittiğin şehrin kültürü ne gerektiriyorsa o yapılmalı. Bu da benim için Dubrovnik’te bol bol balık yemek, senelerce burun kıvırdığım midyeleri mideye gömmeyi bırakın, suyuna dilim dilim ekmek banmak anlamına geldi.

Dubrovnik Old Town'a giriş zincirlerle açılan bir köprü üzerinden yapılıyor!

Dubrovnik Old Town'a giriş zincirlerle açılan bir köprü üzerinden yapılıyor!

İstanbul’dan 1 saat 50 dk gibi bir sürede Dubrovnik’e adım attık, Türkiye’den iki saat geride olduğu için de saat farkı kapanmış oldu ve güne sıfırdan başlamış gibi olduk. Dubrovnik havaalanı yurtdışı havaalanları arasında bugüne kadar en rahat hareket ettiğim ve pasaport sırasından sadece 5 dakikada çıktığım bir yer. Buna tabii ki sezon dışı bir tarihte seyahat etmemiz gerçeği de büyük bir faktördü ancak zannedersiniz ki Edremit havaalanına geldiniz; ufacık -ama modern ve havadar- havaalanından çıkar çıkmaz eski şehrin merkezine giden otobüsleri bulmanız yaklaşık 12 saniyenizi alıyor. Otobüs biletinizi havaalanından çıkarken gidiş-dönüş almanız size 10 Kuna, yani 5TL tasarruf ettirecek. Bunu mutlaka yapın zira havaalanına otobüsle gidip gelmek inanılmaz kolay, hele ki eski şehirde kalıyorsanız. Otobüsle 17,50TL tutan yol için taksiler 135TL istiyor. Tam turistik yer olduğu belli değil mi?

Surların tepesinden gözüken Lokrum Adası. Yaşayan yok, ama günübirlik ziyaret ediliyor.

Surların tepesinden gözüken Lokrum Adası. Yaşayan yok, ama günübirlik ziyaret ediliyor.

Dubrovnik Old Town tam bir film seti gibi, zira biz oradayken Robin Hood filmi çekiliyordu ve 3. günün sonunda sağda solda gördüğümüz at üstünde şövalyelere tepki vermeyi bıraktık. Surların içinde kalan Old Town’ın ana sokağı olan Stradun Caddesi bir uçtan diğer uca sadece 300 metre. Yani haritada gördüğünüz o alan gerçekten ufacık, kiliselere ve tarihi binalara girmeden sadece eski şehri dolanmak bir saatte biter bile. İşin enteresanı burası her ne kadar müthiş turistik bir yer olsa bile ara sokaklarında yaşayanlar var. Bu dar sokaklar arasında gezmek, belli ki çamaşır suyu ile yıkanmış bembeyaz külotları görmek, pencereden dışarıyı izleyen teyzeler ve en önemlisi sokak kedileriyle selamlaşmak çok keyifli. Türkiye'de gördüğümüz kadar çok sokak kedisi gördük diyebilirim, ve hepsinin maşallahı vardı, benden çok balık yedikleri kesin.

Ara sokaklardan dimdik merdivenleri çıkınca surların dışına çıkmış oluyorsunuz.

Ara sokaklardan dimdik merdivenleri çıkınca surların dışına çıkmış oluyorsunuz.

Çocuk her yerde çocuk.

Çocuk her yerde çocuk.

Surların içinde gündelik hayat devam ediyor.

Surların içinde gündelik hayat devam ediyor.

16. yüzyıldan kalma surların üstünde yürümek bambaşka, şehri en tepeden incelemek, masmavi denizin berraklığını uzaktan bile görebilmek, eski evlerin arasında bir basketbol sahası olduğunu fark etmek ve en tepede bir Pilates pozu vermek, evet bunların hepsi çok keyifli ancak çok pahalı. Kendi başınıza surların etrafını yürümek için 150 Kuna yani 75TL veriyorsunuz, bu ücretin içine bir rehber ekleseler baya memnun olurduk ama öyle bir hizmet yoktu. Ancak surları çok iyi korumuşlar ve restore etmişler, o yüzden bu paraların tarihi korumaya bir katkısı olduğunu düşününce bir yandan kabullenebiliyorsunuz.

Malum Dubrovnik Adriyatik Denizi ile çevrili, bu da menülerin çoğunda bol deniz mahsulleri olması anlamına geliyor. Neredeyse her gittiğimiz restoranda karşılaştığımız Black Risotto, mürekkep balığı ile yapılıyor ve gerçekten siyah. İkinci ve asla eksik olmayan bir yemek ise midye, bizim yediğimiz bol sarımsaklı bir su içinde pişirilmişti, ve en başta dediğim gibi son damlasına kadar ekmek banılacak kadar lezzetteydi. Neler yedin derseniz; kahvaltımızı hep evde yaptık, hem kahvaltıyı ucuza halletmek için hem de sabah evde rahat rahat hareket etmek için otel yerine ev kiralamak ideal. Airbnb’den kiraladığımız ev eski şehrin hemen içindeydi. Minicik mutfağımızda marketten aldığımız 4 yumurta, 1 paket Emmental peynir, 1 paket Mortadella, iki ufak sandviç ekmeği ve biraz meyve ile sabahları kahvaltımızı çok rahat hallettik, kahvemizi de her sabah güneş altında meydandaki kafelerden birinde içtik. Hem Dubrovnik’te yemek çok ucuz değil, İstanbul’da ödediğiniz bir yemeğin rahatlıkla 1.5 katı ödüyorsunuz, o yüzden paranızı kahvaltıya harcayacağınıza öğle ve akşam yemeklerine harcayın daha iyi.

Yediklerimiz arasında aklıma ilk gelenler; levrek, midye, mürekkep balıklı risotto, çikolata ve vanilya soslu krep (hala aklımda), dana etli risotto, pancar üzerine keçi peyniri köpüğü, Prosecco ve vanilya köpüklü çikolatalı sufle, karnabahar çorbası, keçi peynirli bal kabağı ve bolca et. Yemekler gerçekten güzeldi, verdiğimiz paraya bin kere değdi. İstanbul'da ortalama kafelerde verdiğimiz paraları düşününce taptaze balıklara, ev yapımı ekmeklere biçilen ücretler bana o kadar da batmadı. Belki de tatil kafasıydı.

Eğer yaz tatiline gelmediyseniz yapacağınız şey burada maksimum 2 gün geçirip, yakındaki şehirlere ya da daha da iyisi Montenegro’ya (Karadağ) günü birlik gitmeniz olacak. Yine otobüsle kolaylıkla gidilen Montenegro’nun en yakın ve görülesi şehri olan Kotor, bir öğle yemeği yemek, 1350 basamakla çıkılan St John Kalesi’ni ziyaret etmek, kan ter içinde indikten sonra da bir soluklanma içkisi ile 5-6 saat geçirmek için gayet sempatik bir yer. 

Kotor Kalesi.jpg

Bir daha Dubrovnik'e gider miyiz? Kesinlikle, ama bu sefer eski şehirde kalmayız, ne de olsa 2 günde içini dışını gördük. Asıl Dubrovnik’in sahillerini (maalesef kum değil taşlık) ve tertemiz suyunu merak ediyorum. İşin sırrı yaz kalabalığını atlatmak, bu da sanırım Eylül ayını beklemek anlamına geliyor. Unutmayın Hırvatistan artık Schengen vizesi istiyor, dolayısıyla elinizi kolunuzu sallayarak gitmek tarihe karıştı. Olsun, o berrak denizlere dalmak için vize çilesi çekilir.

Yediğimiz her yerde fotoğraf çekemedim, hem blogger kimliğimi bir kenara bırakıp tatilin tadını çıkarmak ve erkek arkadaşımı sıkmamak için hem de her ortamın fotoğrafa uygun olmadığı için. Dubrovnik'te gittiğimiz restoranlar arasında Pantarul (favorim), Amfora, Buffet Kamenice, meşhur krepin ev sahibi Dolce Vita var. Kotor’da ise muhteşem olduğunu tereddüt etmeden söyleyebileceğim Galion. Gitmek istediğimiz ama sezon olmadığı için kapalı olan restoranlar ise Lady Pi Pi, Sesame, Lucin Kantin. Bir dahaki sefere artık.  

BEDENİNİ SEVMEYE BAŞLA

Sizinle bir şey paylaşacağım.

Ben uzun zaman bedenimi sevemedim, her ne kadar çocukluğumdan beri spor yapsam da hiçbir zaman fiziksel görünüşüm beni tam olarak tatmin etmedi. Bu hala devam etmekte.

Mesela benim selülitim var. Çatlak matlak değil, bildiğiniz selülit. Ne yapsam geçmeyen bu selülit derdi benim en zayıf noktam, her giyinip soyunduğumda aynada kontrol ettiğim, ve her seferinde hala orada olduğunu gördüğümde içimi çektiğim bir dert. Selülit konusuna ve onu azaltma yollarına (eğer varsa) yakın zamanda daha detaylı değineceğim ancak artık kabul edilen bir gerçek selülitin sadece kilolu kişilerde olmadığı. Dünyanın en iyi atletlerinden Serena Williams’ın bile selüliti olduğu bikinili bir fotoğrafında ortaya çıkınca bir çoğumuz belki şaşırdık ancak kimse Serena’ya çirkin olduğunu söylemedi, çünkü varsın Serana'nın selüliti olsun, kadın tonlarca şampiyonada birincilik kazanmış inanılmaz bir atlet. 

Bilmem farkında mısınız ama uzun bir süredir medyada, özellikle sosyal medyada, pozitif beden algısı üzerine hareketler başladı. Sosyal medyanın hayatımızın bu denli bir parçası olmadığı 2000’li yılların başında Jennifer Lopez kıvrımlı hatları ve büyük kalçalarıyla dikkat çekmiş, ilk başta ti’ye alınsa bile (ki neden bir insan fiziksel görünümünden dolayı ti’ye alınsın?) her kadının bedeninin güzel olduğunu, Latin kadınlarının ise bir Kate Moss gibi kıvrımsız ve dümdüz bir bedene sahip olamayacağını gözümüze gözümüze sokup onu olduğu gibi sevmemizi ve daha da önemlisi standart zayıf kadınlar haricinde her türlü kadın bedenini kabul etmemizi sağlamıştı. Son yıllarda sonra büyük popo fenomeni Kardashian klanıyla alıp başını gitse de JLo aslında farkında olmana önemli bir akım başlatmıştı; Embrace Yourself, yani kendini olduğun gibi sev ve kabul et.

Çok şükür son birkaç yıldır kuvvetli ve kaslı bir kadın bedeni iskelet gibi zayıf bedenlerden daha makbul görülüyor. Strong not skinny, Strong is the new sexy, I am all woman gibi pozitif mottolar kadınların belli bir kalıba sokulmamaları gerektiğini ve atletik bir bedenin ne kadar seksi olduğunu bas bas bağırıyor, yıllarca beynimizi yıkamaya çalışan, sadece zayıf kadınların güzel olduğuna dair iddiaları ezip geçiyor. Bu iyi ki de oluyor, çünkü medyanın özellikle ergen yaştaki kızlar üzerindeki etkisi oldukça büyük, onları yeme hastalıklarına sürükleyecek kadar. Her bedenin güzel olduğu mesajlarına artık büyük marka da katılıyor, örnekler arasında Dove sabunlarının senelerdir sürdürdüğü farklı güzellik kampanyaları ve Barbie bebeklerinin 2016 yılında yeni bir koleksiyon ile orijinal Barbie bebeğine ek olarak uzun, kıvrımlı ve kısa olmak üzere üç farklı beden tipine ve farklı saç, göz ve ten renklerine sahip bebekleri var. Ben çocukken Barbie’lerin hepsi aynı boy, aynı saç ve ölçülere sahipti, uzun ince, sapsarı saçlı, masmavi gözlü ve kesinlikle bir Türk kızına benzemiyordu Barbie. Hatta Sindy diye bir bebek daha vardı, Barbie’ye göre biraz daha kalın hatlara sahipti ve gözümüzde o çirkin olan bebekti. Tam da beden algısı yeni yeni oturmaya başlayan, 8-9 yaşında bir kız çocuğuna güzel ve çirkinin ne olduğunu öğretmek ne kadar yanlış aslında. Küçüklükten bize empoze edilen kodlar ile kendimizi bir güzel veya çirkin kategorisine koymayı öğreniyoruz ve maalesef bu psikoloji bizi hayatımız boyunca takip ediyor. Ben 30’lu yaşlarımda sporu mesleğim haline getirmemle birlikte bedenimle barışmaya ve kıvrımlarımı sevmeye başladım. Her ne kadar her aynaya bakışımda kendimi kontrol ediyor olsam veya yeni bir bikini satın alacağım zaman bana göre kesilmiş bir model bulana kadar eziyet yaşamaya devam etsem de ben artık bu şekilde yaratıldığım, bir manken gibi ince olamayacağımı ve en önemlisi bunu istemediğimi biliyorum. Şınav çekebildiğimi, birkaç kere 10K yarışlarına katıldığımı, belim ağrımadan valizimi kendim taşıyabildiğimi bilmek benim için daha değerli. 

Yepyeni, birbirinden güzel Barbie bebekler.

Yepyeni, birbirinden güzel Barbie bebekler.

 

Emin olun ki her kadının bedeniyle ilgili alıp veremediği bir şey var, çünkü biz bunu öğrenerek büyüdük ve bunu görerek yaşamaya devam ediyoruz. Bedeninizle barışmak, değerinizin fiziksel görünümünüzden çok daha büyük olduğunu anlamak, kendinize şefkatle ve saygıyla yaklaşmak bir kadın olarak kendinize yapacağınız en büyük iyilik ve hayatınızdaki genç kızlara öğretebileceğiniz en önemli şey. Yarın sabah kalktığınızda kendinize bir söz verin, bedeninize eziyet ederek, aç kalarak, hayatınızı kısıtlamalar içerisinde ve başkalarıyla karşılaştırarak yaşamaya son verin. Bu hayata bir kere geliyorsak ve bize bir beden verildiyse onu olabileceği en sağlıklı, en kuvvetli ve en onurlu beden yapın.

Tartım Yok

Benim tartım yok.

Blog'un ilk yazılarından birinin bu olması neye kafaya yorduğumun iyi bir özeti; rakamlar anlamsız.

Çıplak ayaklarımızı soğuk yüzeyine yerleştirir yerleştirmez içimizi titreten bu alet, üzerimizde çok fazla güce sahip. Bize gösterdiği rakam gün boyunca ruh halimizi etkiler, öğlen pilav üstü döner yeme planlarımız varken yine ızgara tavuklu salata sipariş etmemize, beklediğimizden bir kilo fazla gösterince 'Yok yok bir daha çıkayım' deyip nefesimizi tutarak çıkmamıza, 'Hadi bir kere daha deneyeyim' derken işe geç kalmamıza sebep olur. Kısacası lanet bir alettir.

Bir kadının kilo takıntısı olmadığı bir dönem bilmiyorum, ister zayıf ister balık etli olalım, hepimiz rakamlarla kafayı bozabiliyor, aç kalarak zayıflayacağımıza inanıyoruz. Elimizde olsa tartıya resmen büyü yapacağız. 

 

// ASLINDA BİZ KADINLAR, ZAYIFLAMAK UĞRUNA

KENDİMİZİ AÇ BIRAKMAYA BAYILIYORUZ //

 

Tartıdaki rakam ise ağır bir yemekten dolayı şişkinlikten, birkaç gün tuvalete çıkamama gibi en ufak unsurla değişebiliyor, her gün bir öncekinden çok farklı çıkabiliyor. Bizi sallamıyor yani. İşin tehlikeli kısmı, tartıya olan tutumumuzun takıntılı bir tavra dönüşüp, zamanla psikolojik bozukluklara yol açması.

Yemek güzel bir şey.

Yemek güzel bir şey.

Ben de bu süreçten payını almış biriyim. Amerika’da üniversitede olduğum yıllarda Amerikan ölçüm sistemiyle bir türlü barışamamış ve tartıdaki rakamın 105 pound, yani 47.5 kilo olması için elimden gelen her şeyi yapacaktım. Bu ‘her şey’ zaman zaman çok sağlıksız yöntemler de içerdi, şanslıyım ki kısa bir süre içinde toparlandım ve profesyonel yardım almam gerekmedi. Zamanı geldi 103 pound'u da gördüm, ama dış görünüşüm hakkında takıntılarımda hiçbir şey değişmedi. O zamanlarda idrak edemesem de, birkaç sene sonra rakamların ne kadar anlamsız olduğunu anlamaya başlayacaktım.

Tartının ne kadar boş bir şey olduğunu 33 yaşımda bir kez daha fark ettim. Kötü bir mide enfeksiyonuna kapılmıştım, aldığım antibiyotiklerden dolayı yediğim her şeyin tadı metale dönüşüyor dolayısıyla yemek yiyemiyordum. Doktorum haftada bir tahlil, ultrason yaptırıp ne olduğunu çözmeye çalışırken ben süratle kilo veriyordum. Bir ay sonunda durum bir türlü çözülmeyince ikinci bir fikir almaya gittiğim yeni doktorum beni eve geri göndermeden hastaneye yatırdı ve kendimi 5 gün boyunca serum ve antibiyotiğe bağlı buldum. Muayenede yapılan boy kilo ölçümünde ise üniversitede hep ulaşmak istediğim kilodan daha da zayıf olduğumu gördüm. Hesapta mutlu olmam gerekiyordu. Ama olamadım. O kadar sağlıksız, bitkin ve kendime yabancı biri olmuştum ki o rakam beni hiçbir şekilde mutlu etmemişti. 


 // AYNADA BAKINCA KEMİKLİ OMUZLARIN ÜZERİNDE DENGEDE

DURMAYA ÇALIŞAN KOCA BİR KAFA GÖRÜYORDUM //

 

Bu işte bir iş vardı. Hastaneden çıktıktan birkaç gün sonra, ruh halim de düzelmeye başlayınca kafamın derinliklerinde saklanan sesler geri geldi ve bana ne yapıp edip bu kiloyu korumamı söylemeye başladı. Hazır yıllar önce hayalini kurduğum kiloya gelmiştim, şimdi bol bol spor yapıp kas eklemenin tam zamanıydı. Ama ne oldu, bu düşünce tabii ki de gerçekleşemedi. Çünkü açtım, vücudum kendine gelebilmek için ihtiyacı olan besinleri istiyordu ve ben normal bir şekilde yemeye başladım. Zaten ne delice spor yapacak kuvvetim vardı, ne de kendime eziyet etmeye niyetim. Kısa süre içinde eski kiloma kavuştum. İyi ki. İyi ki diyorum çünkü 45 kilodayken ben ben değildim.

Sağlık rakamlarla ölçülemez, işin sırrı bedenimizle kurduğumuz ilişkide ve farkındalıkta. Tartınıza yüklediğiniz anlamı bir gözden geçirin, yan yana gelen birkaç sayının moralinizi bozmasına, gününüzü mahvetmesine izin vermeyin. Beden zihin ilişkisine odaklanın, gerçekten nasıl hissettiğinize bakın. Bedeniniz aslında size bütün sinyalleri veriyor. En sık giydiğiniz pantolonunuz biraz sıkmaya mı başladı? Tartıdaki rakamın bunu teyid etmesine gerek yok, siz nasıl hissediyorsunuz? Asıl soru bu.

Yenİ Yıl İçİn 12 Sağlıklı Hedef

Kime sorarsanız sorun, 2016 zor bir yıldı. Sık sık dünyanın kötüye gittiğini düşündük, çaresizce ne yapacağımızı bilemedik, üzüldük ve daha iyi günleri görmeyi diledik. Ancak her karanlığın sonunda bir aydınlık vardır. 2017’nin sağlıkla, mutlulukla ve en önemlisi huzurla başlaması ve devam etmesi hepimizin temennisi. İyilik içerden başlayıp dışarıya yayılan bir enerjidir, o zaman her şeyden önce kendi dünyamızda huzur verici şeyler yapmaya odaklanalım. Yeni yıla başlarken beden ve zihin sağlığınıza iyi gelecek 12 sağlıklı hedef burada.

 

1. eVDE DAHA ÇOK YEMEK pişir

Seneler önce annelerimiz muhtemelen haftanın 6 günü yemek pişirir, arada bir Cumartesi akşamları arkadaşlarıyla birlikte dışarıda yemeğe giderlerdi. Biz ise dışarıda yemek yemeyi normal karşılıyoruz. Ancak bu alışkanlık hem keseye hem sağlığa zararlı olabilir. Düşünsenize haftada dört gece yemeğe verdiğiniz para ile bir aylık alışveriş yapabilirsiniz, hem her gittiğiniz restoranın ne tür koşullarda yemek yaptığını da bilmiyorsunuz. Yeni seneye bu sağlıklı alışkanlıkla başlamak için her Pazar akşamı 3 farklı çeşit yemek pişirin, hafta içinde yanına salata veya çorba gibi bir çeşit daha ekleyerek bütün hafta sağlıklı beslenin.

 

2. MEDitASYON YAPMAYı ÖĞREN

En son ne zaman gözlerinizi kapatıp sessizlikte oturdunuz? Belki de bunu hiç denemediniz. İnsanın kendi bedeniyle baş başa kalması, sessizliği kabul etmesi, sadece nefesine odaklanması zor, ancak meditasyonun faydaları saymakla bitmez. Derin ve yavaş nefesler aldıkça kaslarınız gevşeyecek, düşüncelerinizin yavaşlayacak, zihninizin rahatlayıp sakinleşecek. Günde sadece 5 dakika ile başlayın, her gün aynı yerde ve aynı saatte meditasyon yapın, kokulu mumlar yakın ve kendinizi sessizliğe bırakın.

 

3. GÜNDE 8 SAAT UYU

Birçok araştırma az uykunun stres, dikkat dağınıklığı ve hatta kiloya bile sebep açtığını söylüyor. National Sleep Foundation’ın da yaptığı son araştırmalara göre yetişkinlere sekiz saat uyku yeterli. Eğer siz de gece 23:00 gibi yatıyorsanız, saatinizi sabah 7:00’ye kurun. İşe daha geç gidecek olsanız bile sekiz saatin sonunda daha dinç uyanacaksınız. Yatak odanızın ortamı da önemli; yatağa girmeden önce ışıkları azaltın, telefonunuzu salonda bırakın ve uyumadan önce birkaç sayfa kitap okuyup kafanızı boşaltın.

 

4. teknoloji detoksu YAP

Farkında mısınız sürekli tetik halindeyiz. Ardı ardına gelen mesajlar, hava durumu güncellemeleri, sosyal medya uyarıları derken gözümüz hep telefonda. Beyninizi uyarılardan uzaklaştırmak ve kendinizle ilgilenmek için günde bir saat teknoloji detoksu yapabileceğiniz bir zaman açın. Telefonunuzu mutlaka kapatın, sadece sessize almak faydalı olmayacak çünkü uyarılar geldiğini bildiğinizden sürekli kontrol etmek isteyeceksiniz. Kitap okuyun, dergi karıştırın, yemek pişirin, yürüyüşe çıkın. Etrafınızda olup bitenler yeniden fark edin.

 

5. PAZARDAN ALıŞVERiş YAP

Zincir marketler yerine yerel üreticileri desteklemek ekonominin gelişmesindeki en büyük etkenlerden biri. Siz de pazardan alışveriş yaparak buna katkıda bulunun. Hem insanlar arasındaki iletişimin gittikçe azaldığı bugünlerde pazarlar laklak yapmak için en eğlenceli yer. Üreticiye ürünlerini nasıl koşullarda yetiştirdiğini sorun, yanınızda alışveriş yapan teyzeden yeni bir tarif öğrenin, hiç denemediğiniz bir sebze deneyin. Kokusuyla, renkleriyle, bağırış çağırışıyla insan arasına karışıp alışveriş yapmanın keyfini yaşayın.

 

6. mevsiminde yiyecEKLER TÜKET

Mevsiminde yetişen meyve sebzeleri yemek, serada hormon ve kimyasallarla doldurulmuş yiyeceklerden uzak durmak demek. Bu da otomatik olarak bedeninizi temiz yiyeceklerle beslemeniz ve hastalıklardan korunmak anlamına geliyor. Doğanın ritmine ayak uydurarak beslenin, kışın yediğiniz tatsız domateslerden şikayet etmek yerine domatesi sulu suluyken yazın yiyin. Her mevsimin meyve ve sebzelerini yakından tanımıyorsanız semt pazarın gitmeniz yeterli. Güvenilir üreticiler tarlalarından mevsiminde çıkan ürünleri getirecektir.

 

7. yeni bir spORA BAŞLA

Düzenli olarak aynı egzersiz türünü yapıyorsanız bir süre sonra ondan sıkılmanız kaçınılmaz. Hiç denemediğiniz bir spor dalını deneyerek bedeninizi şaşırtın, sporu kilo vermek için değil, eğlenmek, kuvvetlenmek ve kendinizi iyi hissetmek için yapın. At binme, yüzme, yoga, basketbol, ne olursa olsun yeni bir şey deneyin, hem yeni arkadaşlar edineceğiniz bir sosyal çevreniz olacak, hem de bir çocuk gibi yeni şeyler öğrenmenin zevkini yeniden tadın.

 

8. AYLıK TASARRUF PLANı HAZıRLA

Her ay sonunda paranızın nereye gittiğini sorguluyorsanız bir kağıt kalem almanın zamanı. Faturalar, kira, sigorta gibi aylık mecburi harcamalarınızı çıkarın, bunların dışında kalan bütçenizi market alışverişi, dışarıda yemek, eğlence gibi kategorilere bölüştürün. Kısa sürede gerekli ve gereksiz harcamalar arasındaki farkı göreceksiniz. Eğer günde iki kere dışarıda kahve içiyorsanız bunu günde bir defaya indirin, ayda ortalama 140TL tasarruf ettiniz bile. Sizi zora sokmayacak yollar ile ek masraflarınızı kısın, uzun zamandır gitmek istediğiniz tatil fonunu hazırlayın.

 

9. SANA iyi gELMEYEN Şeyleri azalt

Hayatınızı negatif yönde etkileyen durumları gözden geçirin; belki az uyuyorsunuz, belki çok kahve içiyorsunuz, belki de etrafınızda bazı kişilerin arkadaşlığı artık size iyi gelmiyor. Sağlık sadece bedensel değil zihinsel de. Alışkanlıkları değiştirmek kolay değil ancak sağlığımız önceliğimiz olmalı. Sizi kötü hissettiren şeyleri sürdürmeyi bırakın, ancak bunu aceleye getirmeyin. İster bir insan olsun ister bir alışanlık, bir şeyi kesip atmak zordur. Yavaş ilerleyin ve hayatınızı pozitif yöne sokacak değişiklikleri adım adım gerçekleştirin.

 

10. AÇıK HAVADA YÜRÜ

Açık havada yürümek kan dolaşımını hızlandırmaktan stres hormonlarını azaltmaya kadar pek çok şeye kadir. Koşu bandını unutun, yakınınızdaki bir parka doğru yola koyulun. Ciğerlerinizi oksijenle doldurun, yaprakları inceleyin, ağaçların kokusunu içinize çekim, etrafınızı gözlemleyin. Açık havada yürüyünce stres seviyenizin azaldığını ve rahatladığınızı fark edeceksiniz.

 

11. kariyerini göZDEN geçir

Eğer siz de uzun süredir bir çıkmazda olduğunuzu düşünüyorsanız kariyerinize göz atın. Belki de tutkunuz yaptığınız işten bambaşka bir dalda, bunu keşfetmek için de ilgilendiğiniz alanlarda daha çok vakit geçirin. Eğer her hafta seve seve misafir ağırlıyorsanız ve yemeklerinizin lezzeti kulaktan kulağa ün yaptıysa belki de sizin yeriniz profesyonel bir mutfak. O zaman bir yemek kursuna yazılın ve bu yolun size uygun olup olmadığına bakın. Yeni bir şeye başlamak için geç kaldığınızı düşünmeyin, değişim için risk almak gerekir.

 

12. HAYVAN BESLE

Eve geldiğinizde kapıda sizi bekleyen bir hayvan dostunuz varsa mutluluğun ne olduğunu biliyorsunuz. Hayvanlar koşulsuz sever, tek istedikleri sıcak bir yuva ve dolu bir mide. Akşam işten sonra kucağınızda mırıldayan bir kedi veya sizi görür görmez kuyruğunu sallayan bir köpek günün bütün stresini üzerinizden alacaktır. Ama bir hayvan sahiplenmeden önce iyi düşünün, bu sorumluluğu alamayacak ve birkaç ay sonra o hayvanı kapı dışarı edecekseniz bu yola hiç girişmeyin, bir süreliğine geçici yuva olmayı deneyin ve hayvan beslemenin size göre olup olmadığını test edin.