3 GÜNDE DUBROVNİK VE KOTOR

Ne kadar kısa olursa olsun tatil her zaman iyi gelir, başka kültürleri deneyimlemek, başka yüzler görmek, bilmediğiniz bir dili duymak, telefonumuzu bir kenara bırakıp yepyeni bir yerde turist olmak. Evet turist olmak. Bana sorarsanız en özgürleştirici şey turistlik yapmak. Tatilde her şeyin serbest olduğu iddiasındayım, istersen gece 4:00’de yat, istersen sabah 11:00’de dondurma ye. Gittiğin şehrin kültürü ne gerektiriyorsa o yapılmalı. Bu da benim için Dubrovnik’te bol bol balık yemek, senelerce burun kıvırdığım midyeleri mideye gömmeyi bırakın, suyuna dilim dilim ekmek banmak anlamına geldi.

Dubrovnik Old Town'a giriş zincirlerle açılan bir köprü üzerinden yapılıyor!

Dubrovnik Old Town'a giriş zincirlerle açılan bir köprü üzerinden yapılıyor!

İstanbul’dan 1 saat 50 dk gibi bir sürede Dubrovnik’e adım attık, Türkiye’den iki saat geride olduğu için de saat farkı kapanmış oldu ve güne sıfırdan başlamış gibi olduk. Dubrovnik havaalanı yurtdışı havaalanları arasında bugüne kadar en rahat hareket ettiğim ve pasaport sırasından sadece 5 dakikada çıktığım bir yer. Buna tabii ki sezon dışı bir tarihte seyahat etmemiz gerçeği de büyük bir faktördü ancak zannedersiniz ki Edremit havaalanına geldiniz; ufacık -ama modern ve havadar- havaalanından çıkar çıkmaz eski şehrin merkezine giden otobüsleri bulmanız yaklaşık 12 saniyenizi alıyor. Otobüs biletinizi havaalanından çıkarken gidiş-dönüş almanız size 10 Kuna, yani 5TL tasarruf ettirecek. Bunu mutlaka yapın zira havaalanına otobüsle gidip gelmek inanılmaz kolay, hele ki eski şehirde kalıyorsanız. Otobüsle 17,50TL tutan yol için taksiler 135TL istiyor. Tam turistik yer olduğu belli değil mi?

Surların tepesinden gözüken Lokrum Adası. Yaşayan yok, ama günübirlik ziyaret ediliyor.

Surların tepesinden gözüken Lokrum Adası. Yaşayan yok, ama günübirlik ziyaret ediliyor.

Dubrovnik Old Town tam bir film seti gibi, zira biz oradayken Robin Hood filmi çekiliyordu ve 3. günün sonunda sağda solda gördüğümüz at üstünde şövalyelere tepki vermeyi bıraktık. Surların içinde kalan Old Town’ın ana sokağı olan Stradun Caddesi bir uçtan diğer uca sadece 300 metre. Yani haritada gördüğünüz o alan gerçekten ufacık, kiliselere ve tarihi binalara girmeden sadece eski şehri dolanmak bir saatte biter bile. İşin enteresanı burası her ne kadar müthiş turistik bir yer olsa bile ara sokaklarında yaşayanlar var. Bu dar sokaklar arasında gezmek, belli ki çamaşır suyu ile yıkanmış bembeyaz külotları görmek, pencereden dışarıyı izleyen teyzeler ve en önemlisi sokak kedileriyle selamlaşmak çok keyifli. Türkiye'de gördüğümüz kadar çok sokak kedisi gördük diyebilirim, ve hepsinin maşallahı vardı, benden çok balık yedikleri kesin.

Ara sokaklardan dimdik merdivenleri çıkınca surların dışına çıkmış oluyorsunuz.

Ara sokaklardan dimdik merdivenleri çıkınca surların dışına çıkmış oluyorsunuz.

Çocuk her yerde çocuk.

Çocuk her yerde çocuk.

Surların içinde gündelik hayat devam ediyor.

Surların içinde gündelik hayat devam ediyor.

16. yüzyıldan kalma surların üstünde yürümek bambaşka, şehri en tepeden incelemek, masmavi denizin berraklığını uzaktan bile görebilmek, eski evlerin arasında bir basketbol sahası olduğunu fark etmek ve en tepede bir Pilates pozu vermek, evet bunların hepsi çok keyifli ancak çok pahalı. Kendi başınıza surların etrafını yürümek için 150 Kuna yani 75TL veriyorsunuz, bu ücretin içine bir rehber ekleseler baya memnun olurduk ama öyle bir hizmet yoktu. Ancak surları çok iyi korumuşlar ve restore etmişler, o yüzden bu paraların tarihi korumaya bir katkısı olduğunu düşününce bir yandan kabullenebiliyorsunuz.

Malum Dubrovnik Adriyatik Denizi ile çevrili, bu da menülerin çoğunda bol deniz mahsulleri olması anlamına geliyor. Neredeyse her gittiğimiz restoranda karşılaştığımız Black Risotto, mürekkep balığı ile yapılıyor ve gerçekten siyah. İkinci ve asla eksik olmayan bir yemek ise midye, bizim yediğimiz bol sarımsaklı bir su içinde pişirilmişti, ve en başta dediğim gibi son damlasına kadar ekmek banılacak kadar lezzetteydi. Neler yedin derseniz; kahvaltımızı hep evde yaptık, hem kahvaltıyı ucuza halletmek için hem de sabah evde rahat rahat hareket etmek için otel yerine ev kiralamak ideal. Airbnb’den kiraladığımız ev eski şehrin hemen içindeydi. Minicik mutfağımızda marketten aldığımız 4 yumurta, 1 paket Emmental peynir, 1 paket Mortadella, iki ufak sandviç ekmeği ve biraz meyve ile sabahları kahvaltımızı çok rahat hallettik, kahvemizi de her sabah güneş altında meydandaki kafelerden birinde içtik. Hem Dubrovnik’te yemek çok ucuz değil, İstanbul’da ödediğiniz bir yemeğin rahatlıkla 1.5 katı ödüyorsunuz, o yüzden paranızı kahvaltıya harcayacağınıza öğle ve akşam yemeklerine harcayın daha iyi.

Yediklerimiz arasında aklıma ilk gelenler; levrek, midye, mürekkep balıklı risotto, çikolata ve vanilya soslu krep (hala aklımda), dana etli risotto, pancar üzerine keçi peyniri köpüğü, Prosecco ve vanilya köpüklü çikolatalı sufle, karnabahar çorbası, keçi peynirli bal kabağı ve bolca et. Yemekler gerçekten güzeldi, verdiğimiz paraya bin kere değdi. İstanbul'da ortalama kafelerde verdiğimiz paraları düşününce taptaze balıklara, ev yapımı ekmeklere biçilen ücretler bana o kadar da batmadı. Belki de tatil kafasıydı.

Eğer yaz tatiline gelmediyseniz yapacağınız şey burada maksimum 2 gün geçirip, yakındaki şehirlere ya da daha da iyisi Montenegro’ya (Karadağ) günü birlik gitmeniz olacak. Yine otobüsle kolaylıkla gidilen Montenegro’nun en yakın ve görülesi şehri olan Kotor, bir öğle yemeği yemek, 1350 basamakla çıkılan St John Kalesi’ni ziyaret etmek, kan ter içinde indikten sonra da bir soluklanma içkisi ile 5-6 saat geçirmek için gayet sempatik bir yer. 

Kotor Kalesi.jpg

Bir daha Dubrovnik'e gider miyiz? Kesinlikle, ama bu sefer eski şehirde kalmayız, ne de olsa 2 günde içini dışını gördük. Asıl Dubrovnik’in sahillerini (maalesef kum değil taşlık) ve tertemiz suyunu merak ediyorum. İşin sırrı yaz kalabalığını atlatmak, bu da sanırım Eylül ayını beklemek anlamına geliyor. Unutmayın Hırvatistan artık Schengen vizesi istiyor, dolayısıyla elinizi kolunuzu sallayarak gitmek tarihe karıştı. Olsun, o berrak denizlere dalmak için vize çilesi çekilir.

Yediğimiz her yerde fotoğraf çekemedim, hem blogger kimliğimi bir kenara bırakıp tatilin tadını çıkarmak ve erkek arkadaşımı sıkmamak için hem de her ortamın fotoğrafa uygun olmadığı için. Dubrovnik'te gittiğimiz restoranlar arasında Pantarul (favorim), Amfora, Buffet Kamenice, meşhur krepin ev sahibi Dolce Vita var. Kotor’da ise muhteşem olduğunu tereddüt etmeden söyleyebileceğim Galion. Gitmek istediğimiz ama sezon olmadığı için kapalı olan restoranlar ise Lady Pi Pi, Sesame, Lucin Kantin. Bir dahaki sefere artık.